İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara

Dedikodu şirketinizi kurtarabilir mi?

Aynen şempanzeler gibi, Homo Sapiens de var olduğundan beri arkadaşlık kurmasını, hiyerarşi oluşturmasını ve kavga etmesini sağlayan sosyal içgüdülere sahiptir. Bu sosyalleşme içgüdüsü, birbiriyle daha önce vakit geçirmiş olmayı gerektirdiği için tıpkı şempanzeler gibi insanların da küçük ve samimi gruplar halinde yaşamaları sonucunu getirir.

Bir teoriye göre, insanoğlunun dil becerisi, zaman içinde çevresinde olup biteni sadece kuru bilgi verecek şekilde aktarmaktan yorum katabileceği seviyeye çıkınca, kabilede kimin kiminle ilişkiye girdiğini, kimin hilebaz kimin dürüst ve kimin kimden nefret ettiğini değerlendirmeye de imkan doğdu. Bugün “dedikodu” olarak tabir ettiğimiz bu bilgi paylaşımı, kalabalık gruplar içinde işbirliği yapabilmenin de temelini oluşturdu. Ayrıca bilginin hızlı ve kolay yayılmasını sağladığı için grupları kendi içinde kenetledi ve tehlikelere karşı etkin şekilde korunmalarını sağladı.

“Dedikodu”nun geniş grupları bir arada tutan bir etkisi olduğu bilimsel olarak öne sürüldüğüne göre, bizim de şirket kültürlerimizin bir parçasının dedikodu mekanizması olduğunu söylememiz, hatta bunu savunmamız yanlış olmayabilir. İnformal bilgi akışının formal akışa göre çok daha etkili olduğunu bildiğimize göre, neden bunu yadsıyalım ki? Dedikodunun, çalışanların bazı organizasyonel bilgileri hızlıca edinmelerine, iyi ve kötüyü ayırt etmelerine, sektör hakkında öngörüye sahip olmalarına yarayabileceğini de göz ardı etmemek gerek.

Diğer yandan, araştırmalar, insan gruplarının dedikodudan bile belli bir seviyeye kadar yararlanabildiğini gösteriyor. Bu araştırmalar, dedikodu sayesinde bir arada olabilen “doğal” bir grubun 150 kişiyle sınırlı olduğu belirtiyor. “Dunbar Sayısı” olarak da bilinen bu sınır (özellikle Marshall Gladwell’in kitaplarında da yer verdiği üzere), kişilerin anlamlı ilişki yürütebildikleri arkadaş sayısını ifade ediyor. Bunun ötesindeki sayıda kişilerle ancak daha yüzeysel ilişkiler yürütebiliyoruz. Grup belli bir sayının üzerine çıktığında ise, denge bozuluyor ve grup bölünerek yeni gruplar doğuruyor.

Peki günümüzde büyük şehirlerde yaşıyor ve kalabalık şirketlerde çalışıyoruz. Eğer gruplar büyüdükçe bölünüyorsa, nasıl bu noktaya geldik? Yazara göre bunun açıklaması “kurgu”nun ortaya çıkmasında yatıyor. Tüm geniş çaplı işbirlikleri (modern devletler, dinle bir araya gelmiş gruplar, hatta spor klüpleri) insanların hayal güçlerinde yaşattıkları ortak mitler etrafında örgütlenmiştir. İnanılan ortak hikayeler, bu kişileri birlikte hareket etmeye, savaşmaya, para harcamaya ve eğlenmeye çağırır. Parçası olduğumuz organizasyonlar da aslında bir hikayedir ve bir o hikayeye inandığımız için (diğer onlarca iş arkadaşımız gibi) saatlerimizi, günlerimizi hatta yıllarımızı o şirkete veririz.

Uzmanlaşma beynimizi küçültüyor

Popüler “avcı insan” çizimleri bir tarafa, aslında Homo Sapiens’in beslenme alışkanlığı yoğunlukla yemiş toplamak, kök çıkarmak için toprağı kazmak, tavşan kovalamak ve bazen de mamut ve bizon avlamak gibi faaliyetlerden oluşuyordu. Tüm bunları yapabilmek için ise araziyi detaylarıyla tanımak, tehlikeli ve lezzetli bitki ve hayvanları bilmek, hayvanlar ile bitkilerin nasıl büyüdüğü hakkında gözleme sahip olmak zorundaydılar. Ayrıca, kullanacakları hammaddeleri (ahşap, bambu veya çakmaktaşı gibi) bilmek ve başarılı şekilde işleyebilecek motor becerilere sahip olmak durumundaydılar.

Özetle, bir avcı toplayıcı insan, bugünün insanına göre çok daha geniş, derin ve çeşitli bir bilgi birikimine ihtiyaç duyuyordu. Bugün ortalama bir beyaz yakalı, dünyanın düzeni hakkında (hatta masasındaki iş dışında) fazla bir şey bilmek zorunda değil. Bir müzik öğretmeni kendi işini, jonklör kendi işini ve mühendis de kendi işini biliyor, o kadar. Neden? Çünkü yaşamın diğer alanlarıyla ilgili diğer kişilerin uzmanlıklarına o denli güveniyoruz ki, hiçbir şekilde farklı alanlara girmek zorunda hissetmiyoruz kendimizi. Ancak bunun getirdiği bazı ilginç sonuçlar var: Araştırmalar, avcı toplayıcılık devrinden beri insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar ortaya koyuyor. Tarım devrimiyle birlikte yerleşik hayata geçilmesi ile değişen beslenme ve yaşam koşulları, daha önceki gibi muhteşem zihinsel bir çaba içinde (hem de ger gün) bulunmak zorunda bırakmıyor bizi; bu da beynimizin yüz yıllar içinde küçülmesine sebep oluyor.

Haftada 35 saat çalışmak mı, hiç fena fikir değil!

Yazar Harari, ilgi çekici tespitlerine geçmişteki insanların çalışma alışkanlıklarıyla bugünü karşılaştırarak devam ediyor: Örneğin, Çin’de 30 bin yıl önce (mevsimden mevsime değişmekle birlikte) bir avcı toplayıcı sabah 8 gibi kampı terk eder ve arkadaşlarıyla çayırlarda ve ormanlarda dolaşarak mantar toplar, yenebilir kökler arar, kurbağa yakalar ve zaman zaman da kaplanlardan kaçardı. Öğleden sonra kampa dönerek öğle yemeği yerdi. Bu da ona çocuklarla oynamak, sohbet etmek ve dinlenmek için epeyce vakit kaldığı anlamına gelirdi.

Bugün ise Çin’de bir fabrika işçisi sabah 7’de evden çıkar, kirli sokaklardan geçerek atölyeye gider, belki tüm gün güneş görmeden bir makinayla bakışarak çalışır; akşam 7’de de bulaşık ve çamaşır yıkamak için evine döner. Akşam yemeğinde yedikleri ise bir önceki günle benzer ve çeşitli olmayan gıdalardır.

Günümüzün zengin toplumları 80 saatlere varan çalışma temposunda yaşarken, 30 bin yıl önceki insanların haftada 35 saat çalışarak tüm ihtiyaçlarını rahatlıkla gördüklerini biliyoruz. Üstelik iş-yaşam dengesi sorunu yaşamadan ve doğal-zengin bir menüyle beslenerek, temiz bir çevrede güneşten bol bol faydalanarak yapıyorlar bunu. O halde bize de şu soruyu sormak kalıyor: Acaba ileri mi gidiyoruz yoksa geri mi?

Bu yazı daha önce Dünya gazetesi kitap ekinde yayımlanmıştır.

Kitabı satın almak için tıklayınhttps://www.humanistkitap.com/urun/hayvanlardan-tanrilara-sapiens

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir