İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dr. Ali Ercan Özgür: “Bu dönemi atlatmamızın tek yolu kolektif yapılar kurmak.”

Kalkınma uzmanı Dr. Ali Ercan Özgür ile sivil toplum, yerel yönetimler, iyi yönetişim ilkeleri kitabı Bölgesel Kalkınmaya Giriş üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. İçinde bulunduğumuz yeni ekosistem içerisinde oluşacak farklı yapıları, kalkınmanın ve girişimciliğin bugününü ve yarınını değerlendirdik.

Sivil toplum, sosyal girişimcilik ve araştırmayla dolu bir kariyer yolculuğunuz var. Bu yolculuğunuzu kısaca sizden dinleyebilir miyiz? Sosyal kalkınma üzerine çalışmanızda sivil toplum deneyimlerinizin nasıl bir rolü oldu? 

Elbette sivil toplum çalışmalarımın büyük bir katkısı oldu. Ama ben bu işlerin biraz da merak, ilgi ve yatkınlıkla alakası olduğunu düşünüyorum. Sivil toplum kuruluşu dediğimizde bazen sadece dernek, vakıf anlaşılıyor ama bence bu mahalleden, yaşadığınız çevreden, aileden başlıyor. Sivil toplum denen şey aslında ailenin dışına çıktığınızda etkileşime girdiğiniz tüm topluluklar. Geriye dönüp baktığımda aslında toplum sorunlarını merak eden, onlara çözüm üretmeye çalışan bir dünyadan geldiğimi görüyorum. İlk okuldayken kooperatif kolundaydım örneğin. Tabii lisede ve üniversitede bu biraz örgütler ve kurumlar bazında yaşanmaya başladı. Ben lise öğrencisiyken 1996 Habitat Zirvesi yaşanmıştı. O zaman bizi çevirmen veya asistan olarak o zirvede çalıştırmışlardı. Sonrasında da derneği kuruldu. Bizim bir de öğrenci kulübümüz vardı. Öğrencilerin hakları ve üniversitedeki yaşamlarını kolaylaştırmakla ilgili işerde çalıştım. Bunları hep gönüllülükle yapıyorduk. Öğrencilerin indirim kartına ihtiyacı var, işe ihtiyacı var, yemekhane fiyatlarının indirilmesi lazım… Üniversite ekosistemi içerisinde bir paydaş olduğumun bilinciyle bir öğrenci grubunu temsil ederken savunuculuk, proje geliştirme, toplumsal sorunlara çözüm üretme gibi kavramlarla tanıştım. Önce kendi yakın çevremle başlayıp sivil toplum kuruluşlarının da içinde olduğu bu geniş sivil toplum ekosisteminde büyüdüğümü düşünüyorum. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Tabii şu da var: Türkiye Anglosakson ülkeler gibi her şeyin son derece hazır olduğu, sivil toplum kuruluşlarının çok gelişmiş olduğu bir yer değil maalesef. Biz o dünyanın içinde kendi yapılarımızı kurarak, yeni fikirler geliştirerek bunun bir parçası olduk. Burada da katılımcılık kavramı öne çıktı. Katılımcılık, hak temelli çalışma ve bunları özellikle şehir ve mahalle ölçeğinde yapmak üzerine ilgili birçok proje, tanışıklıklık ortaya çıktı. 

Sivil toplum dediğimiz şey de duvarda sabit asılı duran bir yapı değil. Tam tersine içinde sosyallik barındıran, dinamik, akışkan, hızlı olmayı ve pratik düşünmeyi gerektiren, bürokrasiyi, kamuyu, özel sektörü iyi tanıyarak çözümler üretmeyi de kapsayan bir alan. Ben de bu ekosistemin içinde büyüdüm. O yüzden sivil toplumun bugün yaptıklarıma, kurduğum işbirliklerine ve hayal dünyama çok katkısı oldu.   

Bölgesel Kalkınmaya Giriş kitabınız aslında “Yeni Bölgecilik Anlayışı ve Türkiye ve Avrupa’da Bölgesel Kalkınma Ajansları” üzerine 2013 yılında tamamlamış olduğunuz doktora tezinizin ilk cildi. Bu konu üzerine düşünmek için ilk olarak “bölgesel kalkınma” kavramını anlamak gerekiyor. Bu kavramın ne ifade ettiğini kısaca açıklayabilir misiniz? Bunun yanı sıra bölgesel kalkınma yaklaşımında önemli bir yer tutan “çok boyutlu yönetişim” ne anlama geliyor?

Kalkınma kavramı bugün çok gündemde. Yerel kalkınma, sosyal kalkınma… Ama bölgesel kalkınma özellikle işin içine coğrafi bir boyut katması açısından çok kritik. Bölgesel kalkınma dediğimizde bunun bir uluslararası ilişkiler boyutu oluyor. Ülke içindeki coğrafi bölgeler haricinde uluslararası ilişkilerde de bölgeler meselesi var: Avrupa Birliği, Amerika, Çin, Rusya, Orta Asya, Orta Doğu birer bölge. Daha küçük ölçekte Avrupa Birliği içerisinde ayrı bir bölge anlayışı var, bu daha teknokrat bir anlayış diyebiliriz. Bir tür istatistiksel bölge sınıflandırması. Türkiye’de ise 7 bölgemiz haricinde Osmanlıdan gelen bir şehirleşme kültürü var, bunun kökeni de iller.

Bölge aslında ölçeği ifade eder. Avrupa Birliği’nin yerindenlik diye bir kavramı var. Bu kavram hizmetin vatandaşa en yakın kamu kurumu tarafından ulaştırılmasını ifade ediyor. Çeşitli bölgeleri alt alta koyduğumuzda çoklu karar, hizmet ve bütçe mekanizmaları ortaya çıkıyor. Bizde örneğin en küçük birim mahalle, onun yöneticisi muhtar. Muhtarın bir bütçesi yok. Onun bağlı olduğu birim olan ilçenin de küçüğü var büyüğü var. 80.000 nüfuslu şehrimiz de var 500.000 nüfuslu ilçemiz de. Bunlar arasında nüfus, hizmet, coğrafyanın büyüklüğü açısından farklar var. Bu birimlere baktığımızda hepsi vatandaşa hizmet için çalışıyor: temizlik, eğitim, çevre, işsizlik… Bunların hepsini ele aldığımızda bölgesel kalkınma açısından iyi bir ölçek belirleme gerekliliği ortaya çıkıyor. 

Bölgede temel olarak ele alacağımız şey coğrafi ölçektir. Ama bu ölçeği ele alırken suni bölgeler dediğimiz şeylerin de oluşmaması gerekiyor. Doğal, tarihi, kültürel açılardan yakınlık, geçişkenlik barındıran unsurlara bakmamız gerekiyor. Örneğin İstanbul ile Kocaeli arasında artık bir sınır kalmadı. Ama İstanbul ile Tekirdağ arasında hala bir sınır var. İzmir ve Manisa arasında yine bir sınır kalmamış durumda. Sınırların geçişkenliği konusunda uluslararası boyuta baktığımızda Avrupa Birliği sınırları kaldırdığı için Berlin ile Varşova arasında bir sınır kalmamış olduğunu görüyoruz. Üretim, ticaret gibi konularda ortaklaşa çalışmaları gerekiyor. Bu sebeple bölgesel kalkınma dediğimiz mesele hizmetin en verimli şekilde üretileceği organizasyonu yapacak coğrafi ölçeği belirlemekle ilgili. Bu coğrafi ölçeği belirlediğimizde yönetim ölçeğini, yönetim ölçeğini belirlediğimizde bütçeyi belirlememiz gerekiyor. Daha sonra o bütçenin dağılımına, oradaki kurumların etkileşimine geçiliyor. 

Bu süreçte elbette çoklu katmanlar oluşuyor mahalle, ilçe, il, bölge gibi. Burada karar hiyerarşileri oluşmaya başlıyor. Bu birimlerin her biri stratejik plan, imar planı vb. şeklinde duyduğumuz planlamalar yapıyor. Ayrıca bakanlıklar ölçeğinde ulusal planlamalar var. Burada karar almanın bir sisteme oturtulması gerekiyor ve çoklu yönetişim devreye giriyor. Bundan kastımız şeffaf, hesap verebilir, diyaloğa açık, öngörülebilir karar mekanizmaları oluşturmak. Örneğin İzmir gibi bir ili ele alırsak İzmir’in valisi, belediye başkanı, ticaret odası, sanayi odası, dernekleri, il kurulları, üniversiteleri var. İzmir’in farklı kesimleri için büyük ve hızlı kararlar alınması gerekiyor. Bu süreçte etkin, kaynakları israf etmeyen, verimli bir yönetim gerekli oluyor. Bahsettiğimiz kurumların karar alıcı kurullarının yakın etkileşim içerisinde olmaları, çoklu yönetişim unsurları belirleyerek bir karar alma süreci yaratmaları gerekiyor. Çoklu yönetişim kavramı bu noktadan küresel ölçeğe kadar taşınabilir. Ayrıca bunlar elbette statik değil, sürekli devinim halinde olan yapılar.

Seçimlerde partilerin veya kişilerin değiştiği durumlarda Türkiye’deki uygulama genellikle eski sistemin tamemen yıkılıp yerine yeni bir sistemin getirilmesi oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Buralarda israf, verimsizlik dediğimiz şeyler ortaya çıkıyor. Bu yıllardır bu şekilde devam eden bir sistem. Almanya’da da örneğin benzer şekilde işliyor. Bazen hristiyan demokratlar, bazen liberaller bazen çevreciler kazanıyor. Her birinin bakışı farklı. Bu gibi durumlar karar sürecini politikaya taşımış oluyor. Son zamanlarda Amerika’da da Trump yönetimi ve eyaletler arasında karar alma sürecinde kimin etkili olacağına dair tartışmalar yaşanıyor. Tüm dünyada merkez ile yerel arasında genel bir mücadele var denebilir. Bunun sebebi kalabalıklaşan şehirler. Aynı partiden farklı bir isim seçildiğinde de o belediyede büyük değişimler yaşanabiliyor. Bu biraz kişilerle, vizyonla, o kişinin yönetme anlayışıyla da ilintili. O yüzden politika ve liderlik de bu süreçlerde belirleyici oluyor. Daha önce bahsettiğim teknokratik yapının yanı sıra işin içinde bir de insan faktörü var. Bu bahsettiğimiz kamu yöneticilerinin hepsi birer insan. Bazı yerlerde tarımla ilgili bir kooperatifin başkanı belediye başkanından daha etkili olabiliyor. Burada liderlik ve vizyon önemli. Sistemin kendi yönetim anlayışını tartışmaya ihtiyacı var.

Bölgesel kalkınma ajansları bölgesel kalkınmada önemli bir rol oynuyor. Bu konuda Türkiye’de neler yapıldı ve yapılıyor? Türkiye kamuoyunda yerel yönetimlere ve bölgesel kalkınma ajanslarına yönelik yaklaşım nasıl? Bu bağlamda merkezi devlet gücünün ağırlıkta olduğu Türkiye gibi ülkelerde bölgesel yönetim birimlerinin oluşması ve işlemesinde ne gibi zorluklarla karşılaşıldığını söyleyebiliriz?

Ben kitapta bununla alakalı olarak İngiltere vakasını inceledim. Bu örneği İngiltere’den alıp Türkiye’ye getirelim. İngiltere’de Tony Blair ve İşçi Partisi 1997’de iktidar oldu. 80’lerin ortalarından itibaren bölgesel kalkınma meselesini parti politikalarında geliştirmeye başlamışlardı zaten. İktidar olduklarında da İngiltere’de 7-8 tane büyük ölçekli bölgesel kalkınma ajansı kurdular. Temel hedefleri bölgeler arası gelişmişlik farklarını ortadan kaldırmaktı. 2012 yılına gelindiğinde Muhafazakar Parti yeniden seçildi ve çıkarılan raporda İşçi Partisi’nin iktidarda olduğu 15 yılda bölgeler arası gelişmişlik farklarının daha da artmış olduğu görüldü. Ayrıca bu bölgesel kalkınma ajanslarının başındaki yarı vali diyebileceğimiz insanlar aşırı güçlenmişlerdi. İngiltere de aslında aşırı merkeziyetçi bir ülkedir. Türkiye kadar kontrolü merkezde tutmaya çalışan bir ülkedir, yerel yönetimlere aşırı bir yetki devri yoktur. Ama tabii burada kurumların güçlü karakterde olmasına yönelik demokratik teamüller işliyor. Bu yüzden sistem çok aksamıyor diyebiliriz. Ancak muhafazakar parti iktidara geldiğinde bu mevcut kurumları tamamen lağvetti. Orada bölgesel kalkınma ajanslarının güçlenmesi sebep olan sistem şu şekilde işliyordu: Türkiye’deki TÜBİTAK, KOSGEB, İŞKUR, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü gibi kurumlara benzer kurumların fonları İngiltere’de yerel ölçekte kalkınma ajansalarının altına konmuştu. Bunlar oldukça büyük bütçeler. Bu konuda kalkınma ajanslarına büyük bir inisiyatif verilmişti. Bunun sebebi de siyasetle, İşçi Partisi’nin o dönemki vizyonuyla alakalı. Muhafazakarlar işlevsiz oldukları gerekçesiyle bu güçlü kurumları lağvettiler. Bu bölgelere ayrılan bütçe küçültüldü, merkezde bir fon kuruldu.

Türkiye’ye dönecek olursak, Türkiye’de de kalkınma ajansları merkeze bağlı olarak kuruldu. O zamanlar Kalkınma Bakanlığı vardı. Kalkınma Bakanlığı bünyesinde Bölgesel Kalkınma Genel Müdürlüğü kuruldu. Bu yapılar da mevzuatları açısından statik yapılardı. Vali, belediye başkanı, ticaret odası başkanı yönetim kurulunun sabit üyeleriydi. Bir de 100 tane kurumun temsil edildiği kalkınma kurulları vardı. Bunların neye göre belirlendiği bir soru işareti. Genelde vali tarafından belirliyorlardı. Bunlar arasından seçilecek 2-3 kurum ile de bölgesel kalkınma ajanslarının yönetim kurulu belirleniyordu. Her birine ayrılan ayrı bir fon, her birinin ayrı bir bütçesi vardı. Bunların asıl kurulma sebebi biraz AB’den gelecek fonları bu bölgesel mekanizmalarla dağıtmaktı. Ancak Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler 10 yıldır bozulunca Türkiye bu sistemi kendisi finanse ederek devam ettirmeye karar verdi. Ama Türkiye’nin bu kalkınma ajanslarının odağı konusunda bir kafa karışıklığ vardı. İngiltere’de kalkınma ajanslarının iki temel odağı bölgeler arası gelişmişlik farklarını gidermek ve bölgeler arası rekabetçiliği artırmaktı. Burada ikisi de uygulanabileceği gibi birine de odaklanılabilirdi. Bizimkisi ise karmakarışıktı. Benim tezimde de işlediğim biraz bu karar alamamama süreci. Türkiye’deki başka bir sorun da bu ajansların yapısının her yerde aynı olmasıydı. İstanbul’daki ajans ile Van’dakinin yapısı birbiriyle aynı olmamalı. Burada işin katılımcılık boyutu eksikti. Son dönemde ise Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı kuruldu. Kalkınma Bakanlığı lağvedildi ve birimleri farklı yerlere dağıtıldı. Bölgesel Kalkınma Genel Müdürülüğü de Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın altına alındı. Böyle olunca karmaşık sistem biraz netleşti. Kalkınma ajanslarını bölgeler arası rekabetçiliğe odakladılar. Anladığım kadarıyla uzun vadede işlevselliğini de bu yönde oluşturmaya çabalıyorlar. İnovasyonu ve girişimi öne çıkarıyorlar, sosyal tarafları zayıf kalıyor. 

Sizin de kitabınızda bahsettiğiniz üzere tarihsel süreç içerisinde yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasi krizler yeni bir kamu yönetimi anlayışının gerekliliğini hatırlattı. Bunun üzerine birçok ülkede kamu yönetimi reformları meydana geldi. Dünya’da bu konuda tartışmalar devam ederken siz Türkiye’yi kamu yönetimi reformları açısından nasıl bir noktada görüyorsunuz? 

Bölgesel kalkınma ajansları da kamu yönetimi reformlarının bir parçası aslında. Kamu mali yönetimi reformları, belediye kanunu reformu, büyükşehir reformuyla büyük bir kamu yönetimi reformunun içinden geçtiğimiz söylenebilir. Bakanlık kadrolarının belirlenmesiyle ilgili değişiklikler, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş, müsteşarlıkların kaldırılması, genel müdürlüklerin getirilmesi, bakan yardımcılıkları daha işlevsel hale getirilmesiyle Türkiye uzun yıllardır kamu reformları yapıyor. 2001 krizinden sonra biliyorsunuz Kemal Derviş’in gelmesiyle BDDK gibi bağımsız kurullar kurulmuştu. Bu gibi bağımszı kurumlar kurmak da reformun bir parçası. Türkiye dinamik bir yapısı sebebiyle sürekli ister istemez kamu reformları yaşıyor. Bunlar bizim gibi dinamik demokrasilerde kaçınılmaz bir durum. Ama yasama kalitesi konusunda bizde mevzuat çok iyi olsa da bunların uygulanması ve kurumlara sirayet etmesi çok zaman alıyor. Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü kitabında bahsettiği de biliyorsunuz güçlü kurumlar. Eğer güçlü kurumlarınız, mevzuatlarınız ve uygulayıcı yapılarınız yoksa reformların hiçbir anlamı kalmıyor. Burada iyi yönetişim devreye giriyor. Hızlı karar alan, bürokrasiyi azaltan, sorunları hızlı çözen etkin bir kamu yönetimi anlayışı gerekiyor. Bir diğer faktör de vatandaşın bunu içselleştirmesi ve katılım göstermesi. Bu sebeplerle kamu reformunun kalitesine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye potansiyeli açısından oldukça güçlü bir ülke. Ancak zamanı yakalayacak reformları hayata geçirmesi çok kritik önem taşıyor. Yerel dönemlere çok yetki devri yapıldı, fonlar devredildi deniyor. Ama gördüğümüz şu ki merkez ve yerel yönetimler siyasi parti olarak el değiştirdiğinde yasalar bükülebiliyor veya yoruma açık hale getirilebiliyor. Bunlar arasında oluşan boşluklar bir tür “democracy deficit”e yol açıyor.

Aslında sanırım bu en önemli nokta. Aşağıdan yukarı sıkı bir bağ olsa dönüşümler çok daha kolay gerçekleşir, seçimler daha sağlıklı yürür.

Tabi. Vatandaş devletle arasındaki sözleşmeyi, haklarını ayırt etmek istiyor. Kamu reformlarıyla alakalı tartışılan principal-agent theory vardır. Patron-müşteri ilişkisi olarak özetlenebilir. Bunun birkaç boyutu var: Vatandaş ile belediyede çalışan bir bürokrat arasında veya belediyedeki bürokrat ile belediye başkanı arasında patron kimdir?  Bizim gibi ülkelerde herkes patronun kendisi olduğunu düşünüyor. Kamu reformu dediğimiz şeyler içselleştirilmeyince bu gibi sonuçlar ortaya çıkıyor. Yasalar, hukukun üstünlüğü, yönetişim dediğimiz şeylerle doğru orantılı bu konular. Bunlar aynı zamanda birer kalkınma problemi tabii. Bu problemler Latin Amerika’da da var, Avrupa’da da var. Brexit’te örneğin çoklu yönetişimdeki problemler etkili oldu. Şu an Avrupa’da Merkel ve Macron arasında bir çekişme var. Burada da bu unsurlar belirleyici oluyor. Ayrıca kamu reformları konusunda kurumlar birbirinden pek çok şey öğrenebiliyor, özellikle küresel teknolojinin yoğun olduğu şu dünyada uygulamalar bir yerden bir yere taşınıyor. Özellikle Covid-19 sonrasında kamu reformları önem kazanacak, ülkeler politikalarını buna göre belirlemeye çalışacak. Burada dediğim gibi iyi yönetişim ilkeleri, vatandaş odaklılık, principal-agentların iyi tanımlanmış olması fark yaratacak detaylar.

Son dönemde ulusların içine kapanıyor olması, birliklerin çatırdıyor olması büyük uluslararası fonların aktarımını olumsuz etkileyeck mi sizce? Bu genel politik trendin bölgesel kalkınmaya etkisi nasıl olacak? 

Ben o konuda iyimserim. Çünkü uluslarası kamuoyunun etki alanı artarak devam edecek. Küreselleşmeyle herkes birbirine daha fazla bağlanmıştı. Şimdi bu sistemlerin bozulmasıyla herkesin birbirine bağımlılığı daha da gün yüzüne çıktı. Bundan sonra enerji politikasından gıda politikasına pek çok alanda yeniden düzenlemeler yapılacak. Herkes aynı zamanda yeni fırsatlar aramaya başladı. Covid-19 öncesi insanların fiziksel hareketliliği çok fazlaydı, şimdi ise bu sekteye uğradı. Bu yeni düzende nasıl bir yol izleneceği sorusu gündemde. Bu süreçte uluslararası fonlar artacak, uluslarası sorunlar da artacak. Göç dalgaları nedeniyle mültecilerle alakalı birçok proje fonlanmıştı. Yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle insanların en azından şu anda durdukları yerlerde kalmaları isteniyordu. Çünkü bu hareketlilik çok fazla olunca yerleşik yapı sarsılıyor. Yerinden yönetim ilkesine dönecek olursak insanların yerlerinden hizmet alabileceği çalışmalar, fonlar hep artacak. Bu konuda ülkeler hız kesmeden çalışmalarına devam edecek. Belki farklı birlikler ve yapılar oluşacak ama mutlaka bu tür birlikler olacak.

Şu an yaşamakta olduğumuz global pandemi yönetimsel sorunları daha da gün yüzüne çıkarıyor. Siz pandeminin yönetimi konusunda yerel yönetimler ve sivil toplumun rolü hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de merkezi yönetimin özellikle vaka sayıları konusunda şeffaf olmadığına dair iddialar yoğunlaşırken yerel yönetimler ve sivil topluma ne gibi görevler düşüyor?

Aslında sınırlı. Bu durum yalnızca pandemiyle ilgili değil. Türkiye’de ve dünyada genel bir şeffaf data problemi var. Açık inovasyon adında bir hareketliliğin başlamasının sebebi bu. Birçok ülkede doğru veriye ulaşım bir problem. Bu pandemide de ortaya çıkıyor. İyi yönetişimin olduğu bir yapıda özgür medya, güçlü kurumlar gibi yapıların olması gerekiyor. Bunlar Türkiye’de şu an -uluslararası göstergelerin de ortaya koyduğu üzere- tam olarak işlemiyor. Ölçemediğiniz şeyi de yönetmeniz mümkün değil. Bence yeni bir yönetim anlayışına ihtiyaç var. Pandemi sürecinde herkes doğal olarak bocalıyor. Çok farklı eşitsizlikler olduğu görülüyor. Biz İhtiyaç Haritası’ndan takip ediyoruz. Online eğitime geçildi ama evinde bilgisayar olmayan yüz binlerce aile var. Bu konu pandemi olmasa belki de bu kadar gündemimize girmezdi. İşsizliğe karşı işten çıkarmaların yasaklanması gibi bir takım kamu politikaları uygulandı. Bu dönem sivil toplum için de özel sektör için de bir bocalama dönemi. O yüzden herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gereken bir zaman dilimindeyiz. Geleceğe bakmamız gerekiyor, çünkü bakmazsak yeni gelen dalgaları kaçırırız. Değişimin sert yaşandığı bu dönemde değişimi kabul edip gelecek 3-5 yılı düşünmek lazım. Yeni sorunları anlayıp bunlara çözüm üretmeye ihtiyaç var. 

Bütün bu ekosistem içerisinde girişimciliği nereye oturtuyorsunuz?

Girişimcilik için aslında en güzel zaman bence. Şu anda herkes yeni bir arayışta. Girişimcilik için yeni fırsatların ortaya çıkabileceği bir dönem. Tabii yatırımlar azalacaktır, insanlar paralarını nakitte tutmak isteyeceklerdir. Ekonomik ilişkiler, ithalat-ihracat ilişkileri de değişiyor. Buralarda fırsatlar var. Ancak dediğim gibi insanlarda daha sağlamcı olmaya yönelik bir eğilim de var. Bütün bunlar için hazırlıklı olmak lazım.

Bu kadar büyük bir değişimi herhalde kimse öngöremezdi. Hem girişimcilik hem şirketler hem de kamu için risk yönetimi yöntemlerinin tekrardan değerlendirmesini gerektiren bir dönem yaşanıyor. Belki de bazı temel prensipler üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.

Tabii. Çeşitli hizmetlerin de dönüşmesi gerekiyor. Geniş mekanlara olan ihtiyaç artıyor. Online eğitim odaları gibi yapıların oluşumu gündeme geliyor. Bunlar hep fırsat ve değişimi okumakla ilgili. Bu değişimleri hızlı okumak da gerekiyor, uzun iş planları yapılacak bir dönemde değiliz. Elbette bu yeni dönemin kendi yapıları oluşacak. Sosyal girişimcilik büyüyecek. Daha kolektif kooperatif yapılar yaygınlaşacak. Çünkü tek başımıza olmak aslında ürkütücü bir şey. Pandemi döneminde bütün dünya bir dayanışma içerisine girdi.

Yeni dünyanın yeni mekanizmalarından biri bence kooperatif kültürü olacak. Ortak bilgisayar kullanımı gibi uygulamalar yaygınlaşabilir. Apartmanlar da bakıldığında bir kooperatif yapısına sahip. Apartmanlar için ortak depo gibi fikirler ortaya çıkabilir. Kolektif kültür böyle bir şey. Marketlere koşup stok yapılırken bencillik ve bireysellik hakimdi. Ama aslında bu dönemi atlatmamızın tek yolu kolektif yapılar kurmak. 

Yeni nesil kooperatifçilik 20-30 kişilik küçük grupları ifade ediyor. Örneğin bir mahallede üretim yapan ve aynı anda mahallenin kafesinin işleten yapılar olsa daha dirençli ve güçlü topluluklar oluşur. Bunu oluşturacak olan da küçük ölçekli kooperatif yapılar. Şu anda yaşanan biraz da sosyal ekonominin unsurlarının ana akımlaşmaya başlaması. Belediyeler bizden ihtiyaç haritası talep ediyorlar, askıda yardım sunuyor. Şu an gördüğümüz aynı zamanda böyle bir eğilim. 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir