İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Alp Sirman: “Ofis binaları, dikey çiftlikler olacak.”

Acil servisinde doktorluk yaparken, acil ünitileri kuruyor, sağlık hizmeti yaptığı sırada çeşitli kazalardan haberi oluyor. Sürekli aynı yerlerde tekrarlanan ve çeşitli bölgelerde şahit olduğu kazalar ona çok temel bir ilişkiyi sorgulatıyor: sağlık ve mimarlık. Bu ikisini birbirinden ayıran anlayışın da tam karşısında yer alıyor Dr. Alp Sirman. Röportajımızı aslında ajandamıza çok önceleri girmesi gereken bir konuya odaklanarak yapıyoruz. O da, eğitim yapılarını sağlıkla buluşturan unsurlar. Sohbetimiz ofis mekanları, alışveriş merkezleri ve hastane yapılarını da kapsayacak şekilde çeşitleniyor.

Öncelikle biraz sizi tanıyalım istiyorum. Doktorluk ve mimarlık arası köprü nasıl kuruldu? 

Acil servisinde şahit olduğum kazalar sonrasında ben bu konu üzerinde biraz okumaya başladım. Yapı Endüstri Merkezi’nin mimarlar  için yaptığı toplantılara gitmeye başlamıştım .Orada bol bol soru soruyordum ve birçok problemi farkettim aslında. O sıralarda Yıldız Teknik Üniversitesi’nin yüzüncü yılıydı ve tasarım günleri vardı. Türkiye’de ne kadar ünlü  mimar varsa orda konuşmalar yapacaktı. Ben de o toplantılara gidip notlar alıyordum. Biri diyor ki yeşil şehirler bize göre değildir, o zengin ülkelerin işidir. Bir tanesi diyor ki engelli vatandaşlar için ekstra bir şey yapmaya gerek yok çünkü engelli vatandaşlar toplumun yüzde onunu oluşturuyor.

Son gün bir panel vardı. Ben elimi kaldırdım ve sorumu ezberledim:‘‘ Tasarım hataları yüzünden birtakım insanlar kaza geçiriyor, bunlara mimarlık olarak nasıl bir yaklaşımınız ve çözümleriniz var?’’ diye soru sorucaktım. Buyrun dediler, ben kalktım, herkes şöyle bir döndü, o anda beni bir heyecan sardı ve ben soruyu unuttum. Buyrun dedi birisi ordan bir daha, ‘‘Yanlış yapıyorsunuz’’ dedim ince bir sesle. Kendinizi tanıtın dediler, dedim Dr. Alp Sirman. Hala onlar beni mimar doktor zannediyorlar. Nerede mimarsınız diye sordular, ben de onun üzerine, mimar değilim ki ben tıp doktoruyum dedim. Hem dedi mimar değilsiniz hem de böyle bir söz söylemeye cüret ediyorsunuz dediler… Ben o sırada kendi kendime terapiler yapıyorum. İçimden diyorum ki şimdi tabletini al, tabletinde soruların ve referansların var onlara bak. Sakin  bir ortam değil çünkü. Orada rezil olmakla bir şey söylemek arasında araftayım. Dedim, bunlar benim fikirlerim olsaydı haklısınız bir cüret olurdu ama bunlar benim fikirlerim değil. Siz uluslararası standartlara uymuyorsunuz dedim. Ben hastayı sırtımda taşımak zorunda kaldığım için buradayım dedim. Orada dedim adamlar bacaklarını kırdılar siz tahtalarla olan sürtünmeyi hesaplamadığınız için burada olduğumu söyledim. Hatta buranın yapıldığı yer bile uygun değil dedim ve bir sürü şey saydım. İnsan sağlığına zarar verdiğiniz için burdayım dedim. Ayrıca ben komplike tıbbi metinleri okuyup anlayan insanım dümdüz mimari metinleri mi anlayamayacağım? Ortalıkta derin bir sessizlik oldu. Dekan dedi ki bizim bir yemeğimiz var orda bekliyoruz sizi dedi. Dedim ki yemek bildiğim kadarıyla katılımcılara ait ben dinleyiciyim. Yeterince katıldınız dendi. Çok sert konuştuğumu ama çok doğru şeyler söylediğim dile getirildi. Bunları bizim öğrencilerimize anlatırmısınız denildi ve hikaye öyle başladı. Ben YTÜ’de sekiz sene boyunca bina bilgisi dersi verdim. 

Konuştuğumuz konuyla da bağlantılı olarak, söyleşilerinizde ve yazdığınız yazılarda İnsan Genom Projesinden sık sık bahsediyorsunuz. Nedir bu İnsan Genom Projesi?

İnsan Genom Projesi diye bir şey var. 12 tane omiks var, bunlardan bir tanesi de eksozomlar. Eksozom insanın doğmadan öncesinden ölene kadar kendisini ilgilendiren tüm çevresel  konular demek. Ben meğersem bilmeden onunla ilgileniyormuşum. Şu anda ilgilendiğim konu bu ve bu çok önemli. Bunun ne kadar önemli olduğunu  her geçen gün ortaya çıkıyor. Hastane tasarımlarından, okul tasarımlarına, ofis tasarımlarına kadar.

Okuyucularımızın da anlayacağı, bir örnek üzerinden açabilir misiniz ilgilendiğiniz konuyu?  Sizin özellikle hastane yapılarıyla yakından ilgili olduğunuzu biliyoruz.

Örneğin, iş yerlerinde, çalışanların performansını arttıracak bir tasarım yaparsanız, o kişiler yüzde 30 daha çok çalışıyorlar. Bu önemli bir artı faktör. Yapı Endüstri Merkezin’de mimarlarla birlikte bir konuşma vardı ve şöyle dedim: ‘‘Bugün bir reklam ajansı tasarlayın deseler, gidersiniz hepiniz, Google ofislerinden gördüğünüz fotoğraflara baka baka bir kenara yürüme yolu yaparsınız, iki tane bilardo masası koyarsınız. Ne o burdaki insanlar yaratıcı olmalılar. Niye hastane tasarlarken demediniz, niye bizi merdiven altlarındaki odalara koyuyorsunuz. Bizim daha az mı yaratıcı olmamız gerekiyor?’’ Hangisi daha önemli sizce, biri kötü bir reklam sloganı bulur ama biz kötü bir tanı koyarsak biri ölebilir. Benim tarzım aksi ve sert gibi geliyor galiba ama değil yani. Bazen ben bu cümleyi başka nasıl kurabilirim diye on kez düşünüyorum…

Yaşadığımız pandemi süreci bir bakıma disiplinler arası yaklaşımı da zorunlu kılıyor. Sağlıklı mekanları ve iyileştiren mekanları daha fazla konuşmaya başladık. Siz de işin sağlık kısmıyla yakından ilgilisiniz. Özellikle, sorumu eğitim yapıları üzerinden yöneltmek istiyorum, eğitim yapılarını sağlıkla buluşturan standartlar nelerdir ve bu standartlar, öğrencilerin fiziksel ve ruhsal gelişimini nasıl etkiler? (* Sirman, okul yapıları dediğimizde, mimarlık terminolojisinde kullanımının, eğitim yapıları olduğunu söyleyerek bizi düzeltiyor.)

Eğitim yapılarında biz bu dönemde pandemiyi ve mesafeyi konuşuyoruz. Halbuki öğrenmeyle, eğitim yapılarının yakından ilişkisi var. Örneğin sınıfın akustiği kötü olduğu zaman sadece 1,5- 2 metredeki öğrenci öğretmenin sözlerini tam olarak anlayabiliyor. En arkadaki öğrenci üçte birini duymuyor. Çünkü akustik nedeniyle yansımalar oluyor. Sınıftaki öğrencilerin fısıldaşmaları da aynı yansımaya giriyor ve devamlı olarak sınıfın ve okulun içinde bir gürültü oluşuyor. Işıklandırma mesala, kötü olduğu zaman yansımalar oluyor. Öğrenciler bir yere bakıyor çok aydınlık, bir yere bakıyor çok karanlık. O ikisi arasındaki gözün uyum sağlama çabası yorgunluğa yol açıyor. Daha önemli şeyler var. Mesala sınıfların havalandırması yok. Türkiye’deki hiçbir okulun havalandırması yok. Havalandırmayı sadece cam açarak yapıyorlar. Karbondioksit düzeyi yükseldikçe algılamanız düşüyor ve uykunuz geliyor, dersin sonuna doğru herkesin uyumaya başlaması da bunla alakalı. Toplu ulaşıma bakın sabahları herkes camları kapalı tutar ve herkes uyumaya başlar.

Bu saydıklarım özel okulları da kapsıyor. Aylık 90-120 bin arası çok ciddi paralardan bahsediyoruz. Dolayısıyla siz o paranın üçte ikisini çöpe atıyorsunuz. Beslenmeyi de katıyorum. Bir de okula giden öğrencinin sabah  uyanık gitme saati meselesi var. Sabahın köründe uyanıyor ama daha o çocuğun beyni çalışmaya başlamadı. Stres faktörleri çok önemli, çünkü stres hatırlamayı ve öğrenmeyi çok etkiliyor. Hipokampus üzerinden etkiliyor. Hipokampus basbaya hücrelerde küçülmeye yol açıyor ve öğrenmeyle çok ilişkili. Uykuyu az almak, kaydet (save) tuşumuza darbe veriyor. Gündüz öğrendiğimiz birçok şeyi akşam kaydetmemiz gerekiyor, ancak az uyuduğunuz zaman öğrendiklerinizi kaydedemiyorsunuz. Bilirsiniz ,Üniversite’de modadır, sabahlayacağız bugün deriz. Sabahlarsın, kitabı hatırlarsın ama içinde yazanı hatırlayamazsın. Bunun gibi uyku, beslenme, okulun uzaklığı, haraketsizlik, sosyal stres diye sayacağımız unsurlar var. Doğudaki öğrenciler var, onların durumu iyice içler acısı onlar okula bile ulaşamıyorlar. Bir kız 13 yaşında hala buzağların  önünde gidiyorum ve ben bunu hiç istemiyorum diye ağlıyor.

Bu noktada pandeminin eğitimi daha erişilebilir kılma adına bir katkısı olacak mı sizce?

Bu açıdan iyi oldu diye düşünüyorum ben. Uzaktan eğitim diye bir şey oluştu. Okullar artık iş yerleri gibi dev okullar, 1500 kişilik okullar olmaktan çıkmalı. Çünkü 1500 kişilik  bir okulu siz pandemiye göre ayarlamaya çalışırsanız, ancak 500 kişi oraya sığdırabilirsiniz. Ancak ne yapılabilir, mahallelerde remote okullar yapılabilir. Yani daha küçük bir okul yapılabilir ama bu bölgedeki okul  diğer okullarla online bağlantıları içinde olabilir. Bazı öğretmenler sirkule edilebilir. Bir saat burda iki saat öbüründe. Hatta burda okulların zararı olacak diye düşünürseniz de yanlış şimdi, bunu tüm Türkiye’ye yayabilirsiniz. Hatta yurtdışından öğretmenleri de eğitim kadronuza katabilirsiniz.

Peki bu söyledikleriniz geçici bir süreç mi ve kısa vadeli mi olacak ? 

Bakın artık bu yeni normal.Yani otomobillerde 1975’lerde artık emniyet kemersiz bir otomobil ya da emniyet kemeri bağlamadan bir otomobil kullanmayı düşünüyor musunuz, hayır düşünmüyorsunuz. O yüzden bu yeni normal.

Eğitimin sosyal bir aktivite olduğu aşikâr. Pandemi nedeniyle, el yıkama, sosyal mesafe, teneffüslere getirilen önlemler, öğrenciler ve öğretmenlerin maske takması sıkça vurgulanıyor. Fikir ayrılıkları olsa dahi, temelde yapılmak istenen öngörülebilir bir eğitim modeli üzerine uzlaşma ve risk değerlendirmeleri. İşin diğer bir tarafı, tüm bu önlemlerin disiplin uygulamalarını da beraberinde getirmesi. Bu açıdan sağlık, mekan ve disiplin uygulamaları arasındaki dengeyi, okul mekanları açısından nasıl kurmamız gerekecek? (Çünkü burda psikolojik, sosyolojik ve pedagojik öğeler devreye giriyor.)

Dengedeki diğer parçayı söyleyeyim o da sağlık. Çocukların birbirine yakın olamaması gibi bir durumda söz konusu değil ki. Burada teknolojinin kullanılması gerekiyor. Testler de her gün gelişiyor. Hatta bizim Afrika’daki hastane projemizde kullanıcağımız test sisteminizde, solunum havasındaki virüsü ölçebiliyoruz. Çocukların pozitif olup olmadığını ölçebilirsiniz. Negatiflerse niye yaklaştırmayacaksınız. Kontrollü bir ortam gerekiyor öncelikle. 

Özel okul ve devlet okul mimarisinde, sağlık veren mekânsal öğeler nasıl farklılaşıyor? Dikkatinizi çeken temel ayrılıklar var mı? Tabi işin bütçesel kısmı da bir diğer konu. Ama temel kanı özel okulların sağlık veren mekanları daha kolay sağlayacağı üzerine kurulu. Tam tersi örneklerle karşılaştınız mı?

Hiçbir ayrım yok aslına bakarsınız sınıf kalabalıklıkları dışında. Özel okullarda da gittikçe sınıflar daha kalabalıklaşıyor. Çünkü ne kadar öğrenci ne kadar para demek. Devlet okulu yer yokluğundan öğrenci sayısını arttırıyor. Özel okullar da daha çok para kazanmak için arttırıyor. Devlet okulundaki sorun eğitim müfredatı. Bugün sizler de dahil olmak üzere, eğitim müfredatı 15 yıl sonraki dünyaya hazır değil. Bugünün mezun olan bir öğrenci işsiz olmayacak, iş verilemez olacak.  Bunun ingilizce tanımıyla anlatırsak, unemployment başka bir şey unemployablebaşka bir şey. Geleceği öngörüp ona göre bir planlama yapmanız gerekecek. 

Sağlıklı okul, sağlıklı öğrenciler diyoruz bu noktada sağlıkla, mimarlığı birleştiren daha doğrusu, mimarlığın temelinde sağlığın olduğunun bilincine varan eğitim yapısı örnekleri/örneği verebilir misiniz? Bu İstanbul’dan da bir örnek olabilir yurtdışında da…

İstanbul’da yok. Yurtdışında bazı planların uyumlu olduğunu görüyorum, yayınlıyorlar ama bunlar hayata aynı şekilde geçiyor mu geçmiyor mu o  konuda çok fazla bilgim yok. Bu işin o kısmıyla, nerede ne yapmışlar gibisinden bir şeyle çok ilgilenmiyorum.

Eğitimin geleceği çok konuşuldu, konuşulmaya da devam edecek gözüküyor. Benim merak ettiğim, eğitimin, okul dışı mekanlardaki geleceği nasıl olacak? Eğitimi açık alanlarla buluşturan örnekler var. Ortamın bir eğitim yapısı olmadığı ve doğa olduğu eğitim modelini, nasıl değerlendiriyorsunuz? 

O biraz fazla ütopik değil mi? Onun pratik olanı şöyle olabilir, ormanda uygulamalar yapılabilir. Siz bir öğrenciye bir sürü ağacı gösteririsiniz, ya da doğada nasıl yaşayacağını anlatırsınız, sonra onları doğadaya yaşatırsınız bence o daha mantıklı.

Konu okul olunca işler daha farklı çünkü o yaşlarda bizler bu bilince sahip değiliz. Veliler, sağlık, mekânsallık ve yapısal unsurlar üçlemesinde nasıl bilinçlendirilebilir? Seçimler yapılırken neye dikkat edilmeli?

Velileri bilinçlendirme adı altında bir sürü toplantılar yapılıyor biliyorsunuz. Eğitimin geleceği ve nasıl olması gerektiği konusunda. Bunların çoğunun sponsoru özel okullar. Siz sponsoru olduğunuz özel okulda kendi handikaplarınızı anlatmazsınız. Burada yapılması gereken eğitim festivalleri gibi bağımsız şekilde düzenlenecek organizasyonlara ihtiyaç var. Yine, velilere direkt anlatılacak yayınlar olabilir. Mesala ben yayınlarımı bu nedenle yapıyorum ve çok sayıda veliden dönüş alıyorum. Çünkü velilere burdan yaklaşmak gerekiyor. Verdiğin para boşa gidiyor. İnsanlara en çok dokunan şey okula ödediğin paranın boşuna gittiğini anlatmak.

Mimarlık, aslında birçok alanı içinde barındıran bir disiplin. İşin içinde yaşamsal, işlevsel, estetik bir sürü anlam, arkasında da bir amaç barındırıyor. Bu noktada, disiplinler arası bir takım çalışması nasıl yürütülüyor? Örneğin siz bir doktor olarak, tasarım aşamasının hangi kısmında ve ne şekilde yer alabilirsiniz?

Bana sordukları şey hep bu, senin mimarlıkla ne ilişkin var? Mimari çözümler ölümlerin yüzde 85’inde etkili. Sağlıklı bir şehir yaparsanız obeziteyi azaltıyorsunuz. Sağlıklı bir şehir yaparsanız, hava kirliliğini azaltıyorsunuz. Bu bir şehircilik konusu… Şunu söyleyebilirim, öyle bir takım yok genel olarak. Ben çok zorlayarak oluşturmaya çalışıyorum. O da ancak proje bazında oluşturabiliyorum. Bir hastane projesi var önümüzde, ben mimarlarla çalışıyorum o projede.

Proje nedir? Bize biraz açabilir misiniz?

Ben hastane tasarımı konusunda yayınlar yaptıktan sonra bir Amerikan şirketinin Türkiye’deki temsilcisi beni aradı. Afrika’da bir hastanenin hem mimari hem tıp konusunda proje koordinatörlüğünü yürütmek için teklif aldım ve kendimi birdenbire dev bir projenin içinde buldum.

Türkiye’de bu şekilde çalışmalarınız var mı?

Keşke burada da yapılabilseydi. Ben burada başka bir şey yapıyorum. Ankara Belediyesi’ne bu konuda bazı danışmanlıklar veriyorum. Mesela Ankara Ostim’de yük taşıma konteynırlarının yoğun bakım ünitelerine dönüştürülmesi konusunda bir proje önerdim. Çünkü tüm dünyanın buna şu an ihtiyacı var. Her bir konteynırların bir bölümü yoğun bakım, bir bölümü solunum fizyoterapisti gibi böyle şeylere dönüşsün. Hem bu istihdam sağlar, hemde  bir çok açıdan yazılım gibi onlara da yardımcı olur.

Ofis mekanları ve alışveriş mekanlarına da biraz girelim istiyorum.

Artık AVM’deki dükkanlar e-ticaret nedeniyle çok kârlı  olmaktan çıktılar. Alışveriş mekanları ofis mekanlarına dönüşecek. Dev ofisler ortadan kalkacak ve bu kadar insanı aynı çatı altında toplamayacaklar. Herkes yakınındaki bir alışveriş merkezindeki bölümleri kendi ofisine ait özel bölüm haline getirecek. Neden çünkü evde çalışmanın veri güvenliği açısından sorunları var. Siz evde işle ilgili bir teklif hazırlarsınız o bilgisayarınız ve kartlarınız başka bir şirket tarafından kullanılabilir.

Gerçi şirket bilgisiyarı da verilebilir… Peki ofis mekanları?

Ofis binaları, dikey çiftlikler olacacak. 

Son olarak Sirman’ın röportajda ısrarla vurguladığı sözcüklerle sonlandıralım.

Mimarlık ve insan birlikte gider. Mimarlık, tıp ve doktorluğu çok fazla ayırmanızı ben mantıklı olmadığını düşünüyorum. Siz bir dağ gorili büyütecek olsanız o dağ goriline göre bir çevre oluşturuyorsunuz değil mi? Peki söz konusu insanlar olunca sağlıklı bir çevre oluşturma fikri niye ilginç geliyor?

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir