İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Adnan Nur Baykal: “30 Ağustos İkinci Malazgirt Zaferi’dir”

Yönetim danışmanı, yazar ve konuşmacı Adnan Nur Baykal ile liderlik, iş dünyasının geleceği ve 28. Baskısı Hümanist Kitap etiketiyle çok yakında raflarda olacak kitabı Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları üzerine konuştuk.

“Bütün sülalem yazan kimseler”

Farklı sektörlerde yönetici pozisyonlarında çalıştıktan sonra hem yöneticilik ve girişimcilik gibi konularda dersler vermeye hem de kitaplar yazmaya başladınız. Yöneticilik yaptığınız süreçte sizi liderlik ve yöneticilik gibi konularda konuşmaya, yazmaya, üretmeye kısacası bu konular üzerine derinlemesine düşünmeye iten şey ne oldu?

Bu çok enteresandır. Zamanında Divriği’de Milli Eğitim’e bir okul hediye etmiştik, onlar da bize jest olarak bizim ailenin şeceresini çıkarmışlardı. Şecerede herkesi tanımlarken ketebeden yazıyor: Ketebeden Mehmet Efendi, orta boylu vs. diye. Ketebe dediğimiz de yazan, hatta hattata kadar varabilen bir kişi. Baktığımızda anne ve baba tarafından bütün sülalem yazan kimseler. Eniştem anlatıyordu, İstanbul’dan Ankara’ya giderlerken dedem Nuri Demirağ bütün yol boyu ezberinden şiirler okurmuş. Büyükbabamın da kompozisyonu çok kuvvetliydi. Bana bazı kitaplar hediye etmişti, bunlardaki ithafı çok güzeldir. Rahmetli babamın anneme nişanlılık zamanı yazdığı mektuplar 2003’te babam vefat edince elime geçti, her biri bir edebiyat eseri. Dayım da anında şiir yazardı ve çok güzel yazardı. Yani ailede yazma geleneği var. Ben de zamanında şiir yazardım, babam mühendislerin şiir yazması doğru değil derdi. Onun üzerine kitap yazdım.

Benim ilk kitabım Almanya’da çıktı: Merceğin Altındaki İnsan. Felsefe üzerine bir kitaptı, Almanlar arasında çok ilgi gördü. Sonra yöneticiliğe girdim, hızlı ilerledim. Baktım ki yöneticiliği çok seviyorum. Sonra İngiltere’de ve İspanya’da yöneticilik ve pazarlama üzerine konuşmalar yaptım, çok ilgi çekti. Sonra 1995’te Atatürk ile ilgili bir kitap yazmaya başladım, Atatürk’ün Liderlik Sırları. Bu da şundan kaynaklı, bir gün elime Atilla’nın liderlik sırlarıyla alakalı bir kitap geçti. Elin Amerikalısı Atilla’yı yazmış. Yarın öbür gün Atatürk’ün yöneticilik sırlarını da bir Amerikalı yazmasın diye ben yazdım. Ondan sonra da başladı gitti benim hikayem. Bana soruyorlar “Siz kitaplarınızda yöneticiliği, tarihi ve aktüeliteyi bağdaştırıyorsunuz. Bu nereden geliyor?” diye. Ben de şaka yollu “Serencebey’de Gaziosmanpaşa Köşkü’nde doğdum, Üsküdar’da Hüzeyin Avni Paşa Köşkü’nde büyüdüm, bir de yöneticilik yaptım. Öyle olunca hepsi birbirine karıştı.” diyorum. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları kitabınızın önsözünde tarihle alakalı pek çok şeyin aslında yöneticilik tarihi olduğunu söylüyorsunuz. Yani bir bakıma tarihe yöneticilik perspektifinden bakıyorsunuz. Bu perspektiften baktığınızda evrensel olarak ve Türkiye özelinde dikkatinizi çeken ortak noktalar nelerdir? Bu coğrafyaya ve topluma ait olduğunu düşündüğünüz özellikler nelerdir?

Tarihin malzemesi insan. Tarihte kişiler, o kişiliklerin özellikleri anlatılır. Benzer şekilde yöneticiliğin de konusu insan. Yöneticilikte geri kalan pek çok şey zaten yapılabilir, en önemlisi insan yönetimidir. Tarih, yöneticiler için çok büyük bir tecrübe kaynağıdır. Bu açıdan ben tarihi yöneticilik için bir kaynak olarak gördüm ve böyle değerlendirdim.

Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutadgu Bilig Türklerin ilk yazılı yönetim kitabıdır. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’deki yorumlarıyla Atatürk’ün yorumlarını, konuşmalarını karşı karşıya getirdiğimizde strateji, yöneticilik, zaman konularında bir örtüşme görürüz. Yani bu açıdan bizim 1000 yıllık bir yönetim geleneğimiz var. Liderlik seminerlerinde bu karşılaştırmayı anlatıyorum. Bir de Mustafa Kemal ile Jack Welch’in, General Electric’in CEO’sunun özelliklerini ve söylediklerini karşılaştırıyorum, karbon kopya gibi birbirine uyuyor. Yani baktığımızda liderlik zaman içinde veya coğrafyaya göre değişmiyor. Bir asker ve devlet yöneticisi olarak Atatürk ile bir CEO’nun özellikleri birbirinden farklı olmuyor. Yani özellikler sektörler arasında da değişmiyor. Bunları gördükten sonra Türklerin özelliğinin ne olduğunu da araştırdım. Örneğin bizde uyum sağlamada kolaylık var, bu negatif de olabilir pozitif de. Her bulunduğumuz ortama uyum sağlıyoruz, bu büyük bir özellik. Onun dışında kıvraklık var, şartlar değiştiğinde anında cevap verebiliyoruz. Ayrıca insan ilişkilerimiz örneğin bir Alman’a göre çok daha sıcak, kavrayıcı olabiliyor. Sentez yapma yeteneğimiz oldukça fazla, kalıplaşmış düşüncelerimiz yok. Bu açıdan baktığımızda belli başlı özelliklerimiz var. Brezilya’ya futbolcu almaya gidildiği gibi dünyanın büyük şirketleri Türkiye’ye yönetici almaya geliyor bu anlattığım özelliklerden dolayı.

“30 Ağustos ikinci Malazgirt Zaferi’dir”

Yine kitabınızın önsözünde Mustafa Kemal’in Liderlik Sırları’nın Türk milletinin karakterini tespit etmek için de önemli olduğunu dile getiriyorsunuz. Sizce bu topluma mâl olmuş bir lider olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün özellikleri Türk toplumuna dair neler söylüyor? 30 Ağustos özelinde neler söylemek istersiniz?

30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi ikinci Malazgirt Zaferi’dir. Malazgirt Zaferi ile Anadolu’yu yurt edindik. Sonrasında kaybediyorduk ve 30 Ağustos’ta yeniden kazandık. Bunu bu sene 30 Ağustos’ta tekrardan idrak ediyoruz. Bu esasında bize yapılan büyük bir iyilik. Yapılan iyiliğe müteşekkir kalınır mı, bu kişiye göre değişir. Bazıları kendisine iyilik yapana karşı düşman da olabiliyor, o ayrı bir konu. 30 Ağustos’la, daha doğrusu Kurtuluş Savaşı’yle ilgili olarak şunu söyleyeyim, zamanında Atatürk’ün karşısında olmuş, onunla mücadele etmiş yazar Refik Halit Karay’ın güzel bir lafı var: “Aman çok büyük hatalar yapmayın, ikinci bir Mustafa Kemal çıkıp da yaptığımız hataları düzeltemez.” Yani 30 Ağustos’a güvenip yarın öbür gün büyük hatalar yaparsak birisi gelip bizi kurtarır diye düşünmemek lazım.

“Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’nin bir pusulasıdır”

Kitabınızda bu sorunun cevabını daha etraflıca veriyorsunuz fakat şu an kısaca açıklamanız gerekirse, sizce neden bugün dahi Atatürk’ten liderlik üzerine pek çok şey öğrenebiliriz? Bu konu sizce niçin güncelliğini kaybetmeyen bir nitelik taşıyor? 

Mustafa Kemal Atatürk’ü ikiye ayırmak lazım. İlk olarak şahsiyet olarak düşünebiliriz, 1881’de doğmuş 1938’de ölmüş tarihi bir şahsiyet. Fakat Mustafa Kemal Atatürk aynı zamanda Türkiye’nin pusulasıdır; ileriye, refaha, mutluluğa, muasır medeniyete doğru işaret eden bir pusula. Kişi öldü fakat onun bıraktığı pusula bize hala yol gösteriyor, umut veriyor. Yani Mustafa Kemal aynı zamanda zorluklardan çıkış için bir rehberdir. O yüzden bu ikinci kısım hiçbir zaman ölmeyecek, eskimeyecek; Türk milletini ileriye doğru, medeniyete doğru iten bir güç olarak kalacak.

Kitabınızda bir liderde olması gereken 50 ana özelliği aktarıyorsunuz. Bu özelliklerden sizin en önemli bulduğunuz üç tanesini seçmenizi istesek ne dersiniz? 

Bir lideri tanımlarken çeşitli yönlerden tanımlayabilirsiniz fakat ben Amerikan literatürünü de araştırdığımda gördüm ki en doğrusu özellikleri üzerinden anlatmak. Siz bu özelliklerden birkaç tanesini soruyorsunuz. Fakat örneğin bu özelliklerden hepsi olsa ama bu kişi cesur olmasa lider olamaz. Bu özelliklerin hepsi birbirine bağlı. Ama dediğiniz gibi en önemlilerini seçecek olursak bunlardan ilki soyut düşünebilme. Soyut düşünebilmeyi Mustafa Kemal çok güzel izah ediyor. İki kumandanı hakkında soru sorulduğunda diyor ki “Onlar başarılı kumandanlardır ancak gözlerinin önünde bir harp olursa, askerlerini görebilirlerse onları yönetebilirler; görmedikleri askerleri yönetemezler.” diyor. Mustafa Kemal ise kendisi geniş bir arazide görmediği askerlerini bile yönetebiliyor. Soyut düşünebilme bu nedenle çok önemli. Hatta şimdi “Yöneticilerin felsefeye ihtiyacı var mı?” diye bir kitap yazıyorum, orada bu konu geçiyor. İnsanların ancak yüzde 5’i ile yüzde 10’u arası soyut düşünebiliyor. Öbürleri ancak günübirlik yaşıyor, gördüğü şeyi yapabiliyor.

“Elinizde hangi malzemeler varsa onlara uygun en iyi yemeği yapmanız gerekir”

İkinci önemli özellik stratejik düşünebilme. Mustafa Kemal’in en büyük başarısı elindeki mevcut kaynaklarla hedefine ulaşabilmesi. Bu eksik malzemeyle güzel yemek pişirebilmeye benzer, elinizde hangi malzemeler varsa onlara uygun en iyi yemeği yapmanız gerekir. Stratejik düşünebilme bu yüzden çok önemlidir.

Üçüncüsü karar verme. Bazen çabuk karar verebilmek çok önemli oluyor. Bu konuda da “Siz olsaydınız nasıl karar verirdiniz?” diye bir kitap yazdım. İnşallah o da bu senenin sonuna doğru çıkacak. Karar verme çok önemli ve Mustafa Kemal’de de böyle bir yetenek var, isabetli karar verme konusunda çok başarılı.

Bir de cesur olmak. Soyut düşünebildiniz, stratejinizi yaptınız, kararınızı verdiniz ama eğer cesur değilseniz kararınızı uygulayamazsınız. O yüzden cesur olmak da çok önemli. Özelliklerin hepsi önemli ama bana kalırsa bu dördü en önemlileri.

Liderlik beklenmedik durumlarda hızlıca karar alabilme ve değişen koşullara uyum sağlayabilme yeteneklerini de gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz pandemi döneminin yarattığı kaygı ve belirsizlik ortamında yöneticilere ve liderlere tavsiyeleriniz ne olur?

Şu anda zor bir dönemde üretiyoruz.Yönetici bir fırtınanın ortasında kaldı. Türkiye’de bir ekonomik kriz vardı, üstüne pandemi geldi ve sorunlar katmerlendi. Şu ortamda yöneticilerin en üst yeteneklerini kullanabilmeleri lazım. Benim çocukluğumda sirkler olurdu, onlara giderdim. Ufak sirklerde cambazın altında bir ağ olurdu, eğer cambaz hata yaparsa ağa düşerdi. Önemli sirklerdeyse cambazlar ipin altındaki ağı kaldırtırlardı. Ağ olmayınca düştüğünüz zaman kemiklerinin kırılır. Şu an herkes altında ağ olmayan cambazlar gibi zor durumda. Hataları kaldırabilen bir ortamda değiliz. Yaratıcı olmak gerekiyor; bir sorunun şimdiye kadar çözüldüğü şekli değil de başka şekillerde nasıl çözülebileceğini düşünmek gerekiyor. Evden çalışılsın deniyor, yaratıcılık böyle bir ortamda çok önemli.

Biraz önce Atatürk’ün görmediği askerleri yönetebildiğinden, soyut düşünebilmesinin öneminden bahsettiniz. Şu sıra evden çalışan ekipleri yönetebilmek de önemli gündemlerden biri. Acaba bu ikisini bağdaştırabilir miyiz?

Bağdaştırabiliriz, çok güzel bir noktaya değindiniz. Şu an en büyük sorun yapılacak işleri ufak birimlere ayırabilmek. Ufak birimlere ayırdıktan sonra bu işlerin hangilerinin evden yapılabileceğini, hangilerinin sosyal ilişki gerektirdiğini tespit edebilmek önemli. Kumandanların ne zaman piyadeleri ne zaman süvarileri devreye sokacağını bilmesi gerektiği gibi günümüzde de yöneticilerin işleri çok iyi tasnif edebilmeleri gerekiyor. Bazı işlerde, örneğin pazarlamada eğer mallar hızlıca tüketiliyorsa onları insanlarla yüz yüze gelmeden pazarlayabilirsiniz. Bir de yüz yüze satışlar vardır. Sigorta alanı buna girer, müşteriye gitmek gerekir. Ama şu anda eskiden üç kere gittiğiniz yere hazırlığınızı iyi yaparak bir kere gitmeniz gerek. Pandemi döneminde her şirketin kendi işini yeniden tanımlayıp bu ortama nasıl uygun hale getirebileceğini veya fırsatlardan nasıl faydalanabileceğini düşünmesi gerekiyor. Kriz sözcüğü Japonca’da korku ve fırsat anlamına gelen iki sözcüğün birleşiminden oluşuyormuş. Bu dönemde korku herkeste var normal olarak. Ama acaba bu durum fırsata çevrilebilir mi? Bunun için iyi bir yönlendirme gerekiyor.

Bir önceki sorunuza dönecek olursak şu dönemde yaratıcılığın öneminin yanı sıra çok büyük planlar ve projeler yapmamak gerekiyor. Veya büyük bir projeyi fazlara bölebilmek gerekli. Uzun vadeli planlamadan orta vadeli hatta kısa vadeli planlamaya geçmek lazım. Biz eskiden yıllık planlamalar yapıp onlarda haftalık düzenlemeler yapardık. Günümüzde belki haftalık düzenlemeler gerekebilir. Teknoloji bize bu imkanı sağlıyor.

Şu anda insanların maneviyatlarının güçlü olması gerekiyor. Tabi insanın kendi kendini motive etmesi kolay değil. Eskiden şirketler kişileri motive ederdi, bu şu an yeterli olmuyor. Herkesin kendini motive edecek yollar bulması lazım. Diyebilirsiniz ki bu nasıl olacak? Örneğin ben şu sıralar bir kitap sipariş ediyorum, gelince birkaç gün el sürmüyorum, sonra kitabı açıp istediğim gibi çıkıp çıkmadığına bakıyorum. Yani kendi kendime ufak sürprizler yapıyorum, kendimi mükafatlandırıyorum. Şu dönemde sabah kalktığınızda o gün size motive edecek bir şey bulmanız lazım. Karamsarlığı ortadan kaldırmak ve işin getirdiği yorgunluktan çıkmak için ufak meşgaleler bulmak gerekiyor.

İnsanlar masa başında çalıştıkları saat kadar verim alacaklarını sanıyorlar. Öyle olmuyor, azalan bir verim söz konusu. Bir noktada yaptığınız işten hoşlanmamaya başlarsınız. O noktada oradan kaçmanız, bir ara verip yeniden devam etmeniz gerekir. İnsan sürekli aynı şeye kafa yorduğunda bir yerde bir tür körlüğe kapılıyor. O körlüğü aşmak için başka bir alanla, kafasını daha az yoracak bir işle meşgul olması gerekiyor.

O zaman bu dönemdeki kilit başarı faktörlerinden biri kişisel verimliliği ya da öz motivasyonu taze tutmak ve beslemek diyebiliriz.

Tabi. 10 saat çalışıp 10 saatlik bir verim alma konusunda ısrarcı olmamak gerekiyor. Bazen 3 saatte 10 saatlik bir verim alırsınız, bazen 10 saatte 3 saatlik bir verim alamazsınız. Bu da ısrardan kaynaklanıyor. Şöyle bir sıkıntı olabiliyor, bir işe konsantre olduktan sonra bir telefon gelince veya zil çalınca yeniden işin içine girdikten sonra aynı noktaya gelemiyorsunuz. Bir 15 dakika kaybediyorsunuz. Eğer yaratıcı bir iş yapıyorsanız, konsantre olmanız gerekiyorsa telefonu kapatıp işi getirebildiğiniz noktaya kadar getirmeli, sonra başka şeylerle ilgilenmelisiniz. Benim uyguladığım metot bu.

“Her koyun artık hem kendi bacağından hem de başkasının bacağından asılıyor”

Bundan sonra sizce iş hayatı nasıl dönüşecek? Öngörüleriniz neler?

Yeni oyun nasıl olacak? Bana kalırsa hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Küreselleşme belli bir noktaya gelmişti, bana öyle geliyor ki şimdi daha sınırlı olacak. Eskiden var olan bireysellik, “her koyun kendi bacağından asılır” düşüncesi şimdi farklılaştı. Görüyoruz ki biz başkasının bacağından asılıyoruz. Günümüzde oyunun kuralları değişti. İnsan ilişkilerinde de eski sıcaklığın olacağını zannetmiyorum.

Sektörler açısından bana kalırsa Türkiye’de tarım ve hayvancılığın ilerlediği bir dönem yaşanacak. Yaratıcılığa yönelik hamleler yapılacak. Beni korkutan ise eğitim sistemi. Eğitim sistemi Türkiye’de geriye gidiyor. Bu Türkiye’ye özgü bir sorun. Türkiye’de ekonomik kriz daha da derinleşecek diye düşünüyorum. Önemli olan ise temkinli olmak, büyük maceralara girmemek. Geçenlerde oğlumu almaya havalimanına gidiyordum, sis bastırınca arabayı durdurdum. Sis kalkınca bu sefer yavaş gitmeye başladım. Türkiye’de ayrıca ekonomik kriz nedeniyle yolda çukurlar da olmaya başladı. Yani her açıdan zor bir durumla karşı karşıyayız.

“Sıkıntılardan sonra her zaman daha rahat dönemler, düzlükler oluyor”

Churchill’in İkinci Dünya Savaşı sırasında başkan olduğunda söylediği bir söz var: “I have nothing to offer but blood, toil, tears and sweat.” Yani “Size kan, ter ve çok çalışmaktan başka tavsiye edebileceğim bir şey yok.”  Bu dönem de İkinci Dünya Savaşı’yla karşılaştırılamayacak olsa da bir zorluk dönemi. Her şeyin çok kolay olacağını söyleyemeyiz. Ben bunu 2-3 yıllık bir süreç olarak görüyorum. İnsanın hemen toparlanacağına, işlerin hemen düzeleceğine dair bir umudu var ama pek öyle olmuyor. Temkinli, tedbirli olmak önemli.

Gençlerle alakalı kısım var bir de. Gençler iki sene önce buradaki yaşamlarından memnun olmazlarsa yurt dışına gidebileceklerini düşünüyorlardı. Şu an Türkiye’deki işsizlik rakamları çok büyük boyutlara ulaştı. Bu açılardan çok iyimser olmak mümkün değil. Ama bir yandan da insan umutlu olmazsa yaşayamaz. Hayatta her zaman sıkıntılar oldu; Kurtuluş Savaşı’nda, İkinci Dünya Savaşı’nda da büyük sıkıntılar çekildi. Sıkıntılardan sonra her zaman daha rahat dönemler, düzlükler oluyor. Ayrıca büyük liderler de zor zamanlarda ortaya çıkıyor. Son olarak söylemek gerekirse hayat daima devam ediyor, karanlıklar ilelebet devam edemez. Eninde sonunda aydınlığa dönmek zorundadır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir